KÖYDE BULGUR ZAMANI
Kahramanmaraş’a 30 km. uzaklık, etrafı dağlarla çevrili güzel bir köydür.
Köy Dağların eteklerinde saklı bu köyde, çakıl taşlarıyla çevrili akan dere vardır.
Çocukluğumun geçtiği köyde Göcek adı verilen dere, kışın yağmurlu havalarda geçit vermeyerek ulaşımı imkânsız hâle getirirdi.
Bu derede yaz aylarında adeta hayat akar, suyu azalır durgunlaşırdı.
Eski adı Göçek yeni adı İsmailli olan bu köyün insanları, sıcak güneşin altında yorgun düşen bedenini serinletmek için Göcek’e akın ederdi.
Temmuz ayının ilk haftası suların çekilmeye başladığı, havaların iyice ısındığı günlerde kışlık zahire zamanı gelmiş sayılırdı.
Göcek’te suyun kenarında bulgurlar kaynatılır, bahçeler yapılır, çamaşırlar yıkanırdı.
Bulgur kaynatmak için büyük kazanlar kullanılır tüm eşyalar ve buğdaylar at veya eşeklerle suyun kenarına taşınırdı. Büyük kazanların dışı ateşten is olmaması için çamurla sıvandıktan sonra üçgen şeklinde ama ayakları olan sacayağı üzerine konarak odun ateşinde pişmeye başlardı.
Kadınlar, buğdayları sakin akan derenin kenarında suya çul serilir etrafı taşlarla çevrilir, çınar yapraklarıyla bağlanır ve üç dört torba buğday dökerek karıştırmaya başlardı.
Akarsuyla boncuk gibi yıkanan buğdaylar süzekle kazanlara taşınırdı.
Bu aşamaya gelmeden önce evde saratla elenir, buğdaylar böylece yaban otların tohumları ve saman saplarından oluşan keslerden temizlenmiş olurdu. Sonra kalburla elenir içindeki tüm yabancı tohumlar ve taşlar temizlenirdi. En son çulun arasında akarsuyun berraklığıyla yıkanan buğdaylar kazanlara doldurulur kaynamaya bırakılırdı.
Büyüklerimiz “vakit pişirmez od pişirir” derlerdi.
Harlı bir ateşle kazanlar fokur fokur kaynar, kaynadıkça buğdaylar suyu yutarak şişmeye başladı.
Yarım kazan Buğday pişerek taşma derecesine gelir, kazanların altındaki ateş çekilirdi.
Şapşak kepçeyle süzeklere alınır daha önceden taşların üzerine serilmiş beyaz örtülerde, altın sarısı bulgur taneleri güneşin altında parıldayarak kurutulurdu.
Dere boyu sıralanmış hayıtlar ve çınar ağaçları dereye serin gölgeler düşürür ve hafif bir esintiyle dallarını sallayarak huzur verici bir melodi fısıldardı.
Bu yeşil örtünün altındaki dere, suyun çakıl taşlarına çarpmasıyla ahenkli sesi ruhu dinlendirir, doğanın adeta bir parçası olduğunu hissettirirdi.
Bu sırada dere kenarında büyük düz taşlar, üzerinde çamaşır yıkamak için kullanılırdı.
Kadınlar tokaçlarla vurarak yıkadıkları çamaşırları kayalardan sarkan hayıt dallarına asarak kuruturlardı. Dere kenarında, hayıtların ve çamaşırların arasında dolanan rüzgâr, bulgurun hafif busunu ve sabunlu suyun ferahlatıcı kokusunu birbirine karıştırarak çevreye yayılırdı.
Bu sessiz huzurlu anlar, doğanın kucağında yaşanan basit ama değerli bir zaman dilimini simgelerdi.
İsmailli köyü, çocukluğumuzda doğal bir şekilde zahiremizi hazırlamak bize tatil gibi gelirdi. O telaş ve meşakkatler huzur ve mutluluk verirdi. Günün sonunda, dere kenarındaki işlerin tamamlanmasıyla birlikte, tüm köylüler sırayla bu kez de bahçelerine can suyu vermek için hazırlık yaparlardı. Dereyi çevreleyen çakıl taşlarının arasında gizli küçük arklar açılır, suyun doğal akışı, bu arklar aracılığıyla bahçeye yönlendirilirdi.
Su, önceden özenle kazılmış ince arkları takip ederek, adeta dans edercesine bahçeye yayılırdı. Toprak, suyun gelişiyle birlikte derin bir nefes alır, kurak toprak çatlakları suyla dolar tekrar hayat bulurdu.
Bahçedeki meyve ağaçları ve sebze fideleri, suya kavuşmanın coşkusuyla yapraklarını daha da geniş acar, toprağın taze nemini kökleriyle içine çekerdi.
Suyun aktığı yerlerde, tarlaların kenarlarında oluşan minik göletler, gün batımında altın renginde ışıldardı.
Güneş, dağların ardına kaybolurken, suyun getirdiği serinlik ve toprak kokusu havayı doldururdu.
Bahçeler suyun nazik dokunuşuyla biz kez daha canlanır, gelecek hasadın bereketini müjdelerdi.
Bu doğal sulama ritüeli, köyün yaşam döngüsünün vazgeçilmez bir parçasıydı ve doğayla insanın kusursuz uyumunu simgeliyordu.

