İktidar–Muhalefet Geriliminde Hukukun sınırları ve Siyasi Devr-i Sabık Riski
Siyasal iktidarlar, meşruiyetlerini pekiştirmek ve muhalefeti etkisizleştirmek amacıyla zaman zaman hukuk aygıtını bir yönetim aracı olarak devreye sokarlar.
Bu durum, hukukun üstünlüğü ilkesi ile iktidarın bekâ kaygısı arasındaki gerilimin en belirgin tezahürlerinden biridir.
Özellikle dinî referanslı toplumsal hareketlerin hedef alınması, salt hukuki bir mesele olmaktan çıkarak kimlik, inanç ve toplumsal aidiyet ekseninde derinleşen bir çatışma alanına dönüşebilmektedir.
İktidarın, görüşleri veya aidiyetleri nedeniyle muhalif addedilen toplulukları yargı yoluyla disipline etme girişimleri, birkaç temel açıdan yapısal bir handikap taşır:
Birincisi, hukukun tarafsızlık iddiası, araçsallaştırıldığı anda zedelenir.
Toplumun hukuka olan güveni, verilen hükümlerin adalet hissiyle örtüşmesine bağlıdır.
Siyasi saiklerle verilen kararlar, uzun vadede yargının toplumsal meşruiyetini aşındırır.
İkincisi, muhalif toplulukların temel dinamikleri, dış baskı karşısında nadiren çözülme yönünde gelişir.
Tarihsel deneyim, dışsal bir tehdit algısı oluştuğunda bu tür toplulukların dayanışma ve sadakat bağlarının daha da güçlendiğini göstermektedir.
Bu nedenle disipline etme çabaları beklenenin aksine topluluğu pekiştirici bir işlev görebilir.
İktidarın söylemlerine ideolojik sadakatle bağlanan bir seçmen kesiminin varlığı, tartışmanın önemli bir boyutunu oluşturur.
Bu kesim, iktidarın anlatısını içselleştirir ve eleştirel mesafeden uzaklaşır.
Ancak söylem ile uygulama arasındaki tutarsızlık belirginleştiğinde, bu seçmen grubunun yaşadığı hayal kırıklığı, ortalama muhalefetten daha şiddetli bir tepkiye dönüşme potansiyeli taşır.
Bu durum siyaset biliminde "tersine dönme etkisi" (backlash) olarak kavramsallaştırılan olguyla yakından ilişkilidir:
Bir aktöre gösterilen aşırı güven, sarsıldığında aynı oranda aşırı bir güvensizliğe ve muhalefete dönüşür.
Dolayısıyla iktidarın kendi tabanında inşa ettiği sadakat, aynı zamanda potansiyel bir tepki rezervuarıdır.
Tarih, siyasi rollerin sabit olmadığını, dönemsel koşullara göre yeniden tanımlandığını tekraren göstermektedir. İktidar değişimiyle birlikte:
Önceki dönemde "kahraman" ilan edilen figürler, yeni iktidar anlatısında "hain" konumuna indirgenebilir;
Önceki dönemde "hain" veya "mazlum" olarak damgalananlar ise aklanarak mağduriyet söyleminin öznesi hâline gelebilir.
Bu döngüsel çark, siyasi tarihin nesnellikten uzak, iktidar sahiplerinin belleği yeniden inşa etme çabasına tabi olduğunu gösterir.
Her yeni iktidar, kendi meşruiyetini tesis etmek için geçmişi yeniden yorumlar ve bu yorum, çoğu zaman adalet arayışından ziyade güç mücadelesinin bir uzantısı niteliği taşır.
Bu denklemin en kritik handikabı, siyasi hesaplaşmanın "rövanş" eksenine kaymasıdır.
Devr-i sabık (geçmişin hesabını sorma) pratiği, mağduriyetin yeni bir mağduriyet üretmesiyle sonuçlanan kısır bir döngüyü tetikler.
Bir zamanların mağduru konumundaki aktörler, iktidara geldiklerinde benzer baskıcı yöntemleri uygulamaya başlarsa:
Toplumsal barış kalıcı olarak zedelenir;
Adalet duygusu yerini intikam arayışına bırakır;
Her el değiştirme, toplumda travmatik bir hesaplaşma süreci başlatır.
Tarihsel tecrübe, devr-i sabık uygulamalarının toplumsal maliyetinin, sorunun çözümünden çok daha ağır olduğunu göstermektedir. "Çok canlar yanar" ifadesinin karşılık geldiği olgu, tam da bu noktada belirginleşir:
Hesaplaşmanın hukuki değil cezalandırıcı biçimde yürütülmesi, toplumsal dokuda onarılamaz yaralar açar.
Bu kadar açıklamadan sonra, çatışmanın her iki tarafı için de temel ilke, itidal ve ölçülülük olmalıdır. Bu bağlamda şu noktalara dikkat etmeliyiz.
İktidar açısından: Mağduriyeti zulme dönüştüren araçsal hukuk uygulamalarından acilen vazgeçilmesi, hem mevcut meşruiyetin korunması hem de gelecekte karşılaşılabilecek rövanş riskinin azaltılması bakımından stratejik bir zorunluluktur.
Muhalefet ve topluluklar açısından: Haksızlığa uğradığında dahi cezalandırıcı değil, hukuki ve demokratik süreçleri önceleyen bir tutum benimsenmesi gerekmektedir.
Toplum açısından: Yaşanabilir bir siyasal düzen, ancak tarafların geçmişin yükünü değil, ortak geleceği merkeze alan bir yaklaşımla mümkündür.
Sonuç olarak, iktidarın kısa vadeli disiplin çabaları görünürde başarılı sonuçlar doğurabilir; ancak hukukun araçsallaştırılması ve hesaplaşmacı yöntemler, tarihsel olarak sürdürülebilir bir siyasi düzenin önündeki en büyük engellerdir.
Kalıcı barış, ancak her iki tarafın da güç dengeleri ne olursa olsun hukukun üstünlüğüne ve orta yola sadık kalmasıyla mümkün olacaktır.
Selametle kalınız
05.09.2026

