RAMAZAN GELDİ…PEKİ BİZ NERDEYİZ?
Bugün başlıyor Ramazan…
Mübarek olsun. Bu mübarek bir aya girerken, bizde içimizde neyi başlatıyoruz?
Başlatmalıyız? Bunları düşündük mü hiç? Ramazan; yalnızca imsaktan iftara uzanan bir açlık değildir; bir uyanıştır, bir harekettir, bir niyet tazelemesidir.
Her yıl bu mübarek zaman dilimi, aslında bizi bize hatırlatmak için gelir…
Peki biz bu daveti gerçekten duyuyor muyuz, yoksa Ramazan’ı içimizde hiçbir şeyi değiştirmeden mi uğurluyoruz?
Eskiden Ramazan sadece bir ibadet ayı değil, bir ruh hâliydi.
Evlerin ışığı farklı yanar, sokakların sessizliği başka türlü konuşurdu.
Sahura kaldırılan çocukların gözlerindeki mahmur sevinç bile başlı başına bir bereketti.
İftar vakti yaklaştığında yalnızca açlık artmazdı; bekleyiş büyürdü.
O bekleyişin içinde sabır vardı, şükür vardı, teslimiyet vardı. İnsan saatlere değil, ezana kulak verirdi. Oruç midede değil; nefiste tutulurdu.
Açlık insanı zayıflatmaz, aksine içindeki hakikati görünür kılardı.
Çünkü insan aç kaldığında, güçlü sandığı benliğinin aslında ne kadar muhtaç olduğunu idrak ederdi. Oruç, nefsi terbiye etmek; ruhun sesini duyabilmek içindi. İşte o zaman “Ben” diyen yanımız susar, “kul” olduğumuzu hatırlar, varlığımızın emanet olduğunu kavrardık.
Bugün kendimize dürüstçe şu soruyu soralım: Ramazan benim için ne ifade ediyor? Bu ayı ruhen ve bedenen bir arınma vesilesi olarak mı görüyorum? Yoksa yalnızca düzenli bir açlık mı çekiyorum? Ben Ramazan’ın neresindeyim? Sofralar zenginleşirken gönüllerimiz fakirleşiyor sanki.
Paylaşırken bile bir düşünelim: İhtiyaç sahibinin duasını almayı mı önceliyoruz, yoksa görünür olma arzumuzu mu tatmin ediyoruz?
Sadakanın gizlisi makbulken, biz niyetimizi ne kadar muhafaza edebiliyoruz?
Ramazan, toplumsal bağları güçlendiren büyük bir imkândır.
Aynı anda aç kalmak, aynı anda dua etmek, aynı anda şükretmek; insanları görünmez bir bağla birbirine bağlar.
Modern hayat bizleri yalnızlaştırırken Ramazan, cemaat bilincini yeniden hatırlatmalıdır. Bu imkânı hakkıyla değerlendirebilmeliyiz.
Eski Ramazanları özlüyoruz.
Çünkü aslında eski insan olma hâlimizi özlüyoruz: Daha sade, daha kanaatkâr, daha merhametli olduğumuz günleri…
O günlerde bir kapı çalındığında içeri giren yalnızca komşu değil; güven duygusuydu.
Bir tabak yemek paylaşmak, aslında bir kalbi paylaşmaktı. İftar sofraları sadece karın doyurmaz, gönül doyururdu.
Ramazan; ibadeti bilinçle yapmak, orucu sabırla taşımak, sofrayı şükürle kurmak, gönlü merhametle genişletmekti.
Bir gönül almak, bir yoksulun kapısını çalmak, kırık bir kalbi onarmaktı.
Çünkü Ramazan, insanı insana yaklaştıran ilahî bir terbiyeydi.
Bu Ramazan; yalnızca aç kaldığımız değil, gerçekten arındığımız bir ay olsun. Nefsimizin küçüldüğü, kalbimizin büyüdüğü bir ay…
Hayal ettiğimiz gibi bir Ramazan yaşayalım: Bizi değiştiren, bizi dirilten, bizi kendimize yaklaştıran bir Ramazan…
Ramazanımız Ramazan olsun ki gönüllerimiz ısınsın.
Fatmagül Tanış – 2026

