YANLIŞLARIN GİRDABI
Geçmişle yüzleşmek, insanın kendi benliğiyle kurduğu en zor ilişkilerden biridir.
Zira hatalarla yüzleşmek, bireyin yalnızca yaşadıklarını değil, aynı zamanda sorumluluklarını da üstlenmesini gerektirir.
Psikoloji literatüründe bu durum, “kaçınma davranışı” olarak tanımlanır .
Bazı insanlar, hatalarıyla yüzleşmek yerine “boş ver” yaklaşımını benimser.
Ancak “boş vermek”, hatayı ortadan kaldırmaz; yalnızca geçici bir örtü işlevi görür.
Bastırılan her duygu ve yanlış, bilinçdışında varlığını sürdürür ve kişinin yaşam enerjisini tüketir.
Yanlışlar zincirleme bir şekilde ilerler.
Bir hata, diğerini doğurur; birey kendi elleriyle inşa ettiği duvarların arasında sıkışır.
Sosyal psikoloji bu süreci “öğrenilmiş çaresizlik” kavramıyla açıklar .
İnsan, ne kadar çırpınsa da görünmez bir girdap tarafından aşağıya çekiliyormuş gibi hisseder.
Ayağa kalkmak ister fakat kalkamaz; çünkü Hak’tan ve hakikatten uzaklaşılan her adım, insanı kendi öz benliğinden de uzaklaştırır.
Sosyolojik açıdan bakıldığında bireyin hataları, yalnızca kişisel bir sorun olmaktan çıkar.
Durkheim’ın toplumsal bütünlük anlayışında da vurguladığı üzere , bireyin davranışları toplumsal dokunun bir parçasıdır.
Bir insanın bozulması, ailesine, çocuklarına ve çevresine sirayet eder.
Çatlayan bir duvar, yalnızca kendini değil; üzerine yaslanan herkesi de sarsar.
Bu nedenle bireysel düzelme olmadan toplumsal düzelmeden söz etmek mümkün değildir.
Psikoloji ise vicdan olgusunu ön plana çıkarır.
Vicdan, geçici olarak susturulabilir; fakat tamamen ortadan kaldırılamaz.
Jung’un ifadesiyle vicdan, “insanın içsel rehberi”dir ve bilinç tarafından bastırıldığında bile gölge arketipinde kendini göstermeye devam eder .
İnsanlar bu sesi bastırmak için çeşitli yollar denerler: televizyon izlemek, sosyal medyada oyalanmak, sürekli eğlenceler peşinde koşmak…
Ancak tüm bu oyalanmalar geçici bir susturma işlevi görür.
Bir gün, beklenmedik bir anda vicdan yeniden konuşur ve “yanlış yoldasın” diye fısıldar.
Dışarıdan mutlu görünen insanlar, içlerinde vicdan boşluğunu taşımaya devam ederler.
Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Boş vermişlik, gerçekten özgürlük müdür? Cevap açıktır: hayır. Çünkü özgürlük, sorumlulukla iç içedir.
Heidegger’in de ifade ettiği gibi, insan “varoluşunun sorumluluğunu” taşımakla yükümlüdür .
Sorumsuzluk insanı özgürleştirmez; tam tersine bağımlı, dağınık ve esir hale getirir.
Kâinatta her şey belirli bir düzen ve nizam içindeyken, insanın başıboş bırakılacağını düşünmesi büyük bir yanılgıdır.
Hakikatten kopan birey, içsel kaosa sürüklenir.
Gerçek özgürlük, hakikate yönelmekle mümkündür.
İnsan hakikate döndüğünde hayat yük olmaktan çıkar, kanat olur.
O zaman yaşam, bir zincir değil; bir özgürlük alanına dönüşür.
Sonuç olarak şunu söylemek isterim ki, insanın kendiyle yüzleşmesi en büyük cesarettir.
Gerçek özgürlük ise hatada ısrarcı olmamak, sorumluluk almak ve vicdanla barışık bir hayat sürdürebilmektir.
Fatmagül TANIŞ - 2025


