Hegemon güçlerin Ortadoğu’da Mezhepsel Kimliklerin üzerinden
"Böl ve Yönet" Stratejilerine Eleştiri
Son günlerde dijital iletişim mecralarında, İslam dünyasının kadim iki ana mezhebi olan Sünnilik ve Şiilik arasındaki farklılıkları merkeze alan, bu farklılıkları tarihsel bir düşmanlık zeminine oturtmaya çalışan içeriklerin görünürlüğü belirgin biçimde arttığını gözlemliyorum.
Bu içeriklerin ortak karakteristiği, mezhepsel kimlikleri sabit, çatışmacı ve birbirini dışlayan kategoriler olarak kurgulamalarıdır.
Bu tür indirgemeci anlatıların büyük ölçüde jeopolitik çıkarların bir yansıması olduğunu, Ortadoğu coğrafyasındaki sosyolojik gerçekliği ise yansıtmaktan uzak olduğunu bilmemiz gerekiyor.
Tarihte kalmış olan, yaranın üzeri kabuk bağlamış ve kapanmış konuları tekrar önümüze getirip kaşımanın bir anlamı yoktur.
Fırat ile Dicle arasında şekillenen Mezopotamya havzası, binlerce yıldır farklı etnik, dini ve mezhepsel grupların bir arada yaşadığı bir mozaik olagelmiştir.
Abbasi Bağdat'ından Selçuklu Konya'sına, Safevi Tebriz'inden Osmanlı İstanbul'una kadar bu coğrafyada Sünni ve Şii topluluklar çoğu zaman birbirleriyle barış içinde, ticari ve kültürel etkileşim halinde yaşamışlardır.
Mezhepsel farklılıklar, tarih boyunca çoğunlukla bir çatışma nedeni değil, bir zenginlik olarak tezahür etmiştir.
Büyük ölçekli mezhepsel çatışmaların ortaya çıkışı, genellikle iktidar ve toprak mücadelelerinin dini söylemle meşrulaştırıldığı, jeopolitik dengelerin değiştiği dönemlere denk geldiğini anımsamalıyız.
Bu durum, mezhepsel farklılığın kendisinin değil, onun siyasi ve ekonomik çıkarlar uğruna araçsallaştırılmasının sorun teşkil ettiğini göstermektedir.
Sosyal medyada dolaşıma giren ve Şii-Sünni ayrımını "kan davası" ya da "ontolojik bir düşmanlık" olarak sunan içeriklerin ortak bir işlevi vardır.
Bu içerikler, Ortadoğu'nun gerçek sorunlarını, bölgesel güç mücadelelerini, kaynak paylaşımındaki eşitsizlikleri, yabancı müdahaleleri, zayıf kurumsal yapıları, perdeleyerek, dikkati mezhepsel bir "öteki" üzerine kanalize etmeye çalışmaktan başka bir şey değildir.
Abd’nin ve israilin yenilmiş olduğunu kabul ettiği bu son savaş onlara beklemediği ağır travmalar yaşatmaktadır.
Yenilen taraflar bunu hazmetmekte zorlanmaktadır. Ve yine de elinde bulunan materyaller aracılığıyla boş durmayıp ayrıştırıcı söylemler üzerinde çalışmaktadır.
Suudi Arabistan ve İran arasındaki jeopolitik rekabet, çoğu zaman Sünni-Şii düalizmi üzerinden kodlanmaktadır.
Oysa bu rekabetin temelinde mezhepsel farklılıktan ziyade, enerji koridorları, bölgesel hegemonya ve güç dengesi gibi gerçek meseleler yatmaktadır.
Taraflar, kendi bölgesel hedeflerine meşruiyet kazandırmak için mezhepsel referansları kullanmaktadır.
Şii olarak nitelendirilen İran’ın Çin - Rusya ekseninde güç alışverişinde bulunması ve buna muhtaç olması kaçınılmaz bir sonuçtur.
Aynı karşı karede Sünni olarak bilinen Katar, BAE, Suudi Arabistan,,… Vb. gibi ülkelerin Abd-İsrail-batı bloğundan medet umması da aynı şeydir.
ABD, Rusya ve Avrupa devletleri gibi büyük güçler, Ortadoğu'daki nüfuz mücadelelerinde yerel vekil aktörler üzerinden hareket etmekte; bu da etnik-mezhepsel kırılma hatlarının derinleşmesine neden olmaktadır.
Suni bir şekilde körüklenen bu kutuplaşma, bölge halklarının ortak çıkarlarını görünmez kılmaktadır.
Bahsini ettiğimiz Dijital platformlardaki bu yeni hortlatılan mezhepsel çatışmacı söylemler organik bir talebin ürünüymüş gibi göstererek, bölgedeki barışçıl bir arada yaşama kültürüne sistematik biçimde zarar vermektedir.
Tarihsel veriler, aynı coğrafyada yüzyıllardır bir arada yaşayan toplulukların, kendilerine dışarıdan dayatılan bu ayrışma anlatısını benimsemediğini göstermektedir.
Toplumsal hafıza, mezhepsel değil, coğrafi, kültürel ve tarihsel bir ortaklık üzerine inşa edilmiştir.
Bu mesele apaçık ortada iken, bu kadim coğrafyanın insanları hep kendilerinden olmayan bir inanış çevresinden yardımcı, korumacı, güvenlikçi arayışından vazgeçmesi gerektiğini bilmeliyiz.
Yeni bir oluşum yeni bir birlik anlayışı ile kendimize benzeyen insanlarla ortak bir yenidünya düzeni kurmak zor olmasa gerektir.
Bu bağlamda D8 gibi muazzam bir uluslararası örgütün varlığı anlam kazanmaktadır.
Meselemiz yeni yaralar açmak değil, ortak bir payda da dünya nimetlerinden ve külfetlerinden eşit bir şekilde paylaşım yapmak en önemli bir vazifemiz olmalıdır.
Hülasa son günlerde patlatılan mezhepsel ayrıştırıcı söylemlere kulak asmayınız. Bizler başkalarının gündeminde piyon olmayalım.
Biz kendi gündemimizi ele alalım. Yaşanabilir, adil, yeni bir dünya kurma sevdamızdan vazgeçmeyelim.
Selametle kalınız
03.07.2026

